Cenazeler, hayatın en sessiz ama en gürültülü sahnelerinden biridir. Sessizdir çünkü ölümün ağırlığı kelimeleri boğazda düğüm eder. Gürültülüdür çünkü kalabalık, merhumun, merhumenin ardından yükselen fısıltılarla bir sosyal gösteriye dönüşür.
Bugün, özellikle sosyal medya çağında cenazeler ikiye ayrılıyor: kişisel yas ve toplumsal sahne. Bir yanda gözyaşlarını içine akıtan, merhumun hatırasını kalbinde taşıyan gerçek sevenler; diğer yanda ise “orada bulunmak” üzerinden kendini gösterenler. Fotoğraf çekenler, paylaşım yapanlar, “katıldım” demeyi bir sosyal sermaye olarak görenler…
Zenginlerin, ünlülerin, kısacası mutlu kesimin cenazelerinde bu ayrım daha da keskinleşiyor. Çünkü orada bulunmak bir statü göstergesi, bir tür “ben de bu çevredeyim” mesajı. Oysa cenazenin özü, gösterişten uzak bir sadelikte saklıdır. Sessiz bir varlık, bir omuz, bir dua… İşte bunlar aileye teselli verir, topluma da samimiyetin hâlâ var olduğunu hatırlatır.
Cenazeler aslında bir aynadır: kim gerçekten sevmiş, kim sadece görünmek istemiş, kim acıyı paylaşmış, kim kalabalığı artırmış… Bu aynaya bakınca toplumun ruhunu görmek mümkündür. Ve belki de en çok bu yüzden, cenazeler bize hayatın en çıplak gerçeğini hatırlatır: Gösteri biter, yas kalır.
Dikkat edin; cenazede cami avlusunda gösteri biter, asıl olan kabristan başında yas kalır.
Toplumun bu “görünme” ihtiyacı sizce insanın kadim bir zaafı mı, yoksa sosyal medya çağının yeni bir hastalığı mı?
Kalın sağlıcakla,