“Kürt meselesi diye isimlendirilen şeyin tamamı Kürtlerin meselesi değildir.
Bir bölümü bölgenin meselesidir.
Bir bölümü sınırların.
Bir bölümü büyük devletlerin.
Bir bölümü de yüz yıldır parçalanmış coğrafyanın meselesidir.”
Türk Dışişleri Bakanı o ana kadar hiç konuşmamıştı.
Önündeki haritaya bakıp ilk defa sesini duyurdular:
“Bir halkı dört parçaya bölerseniz, yüz yıl sonra dört ayrı sorun üretirsiniz.
Sonra her parçayı diğerine karşı kullanırsınız. Sonra buna istikrar dersiniz.”
Reşad arkasına yaslandı. “Türkler ne istiyor?”
İşte aslında en önemli ve kritik soru buydu.
Karahan dosyanın bir başka bölümünü açtı.
Burada en kritik olan dört bölge işaretliydi.
Anadolu’nun Güneydoğu Anadolu Bölgesi.
Mezopotamya bölgesinin kuzeyi-yukarısı.
Suriye devleti geçici Hükümetinin kuzeyi.
Pers (İran) Devleti’nin batısı. (İran Türkü).
Bütün bölgenin yanında farklı kodlar vardı.
En üstte bir başlık bulunuyordu: Dört kapı.
Hasan Mahmud Reşad, Hakan Bakan’a baktı. “Birleştirmek mi istiyorsunuz?”
Hakan Fidan hemen cevap verdi: “Aslında yalnızca ortada ki haritayı değil.”
“O hâlde?”
“İradesini!”
Şef Hasan Mahmud Reşad sustu ve hafif gülümseme ile memnuniyetini belirtti.
Fidan devam etti: “Dört ayrı devletin içinde yaşayan aynı kökenden insanlar yüz yıldır ya birbirine düşman edildi ya başka devletlerin vekili hâline getirildi. Biz haritaları değiştirmeyeceğiz. Haritalar değişirse yangın çıkar. Biz başka bir şey yapacağız.”
Hasan Mahmud Reşad öne eğildi. “Neyi?”
Cevap kısaydı: “Merkezi değiştireceğiz.”
İşte o asıl kelime ilk defa orada söylendi:
Merkez.
Hilafet denmedi.
İttifak denmedi.
Federasyon denmedi.
Birlik denmedi.
Hiçbiri kullanılmadı.
Yalnızca “merkez.”
Çünkü devletler büyük projelerin adını başlangıçta koymaz. Adını koyarsanız herkes korkar. Herkes safını belli eder. Herkes saldırmaya başlar. Önce yapı kurulur. Sonra yapı kendisine isim arar. Özellikle kadim Türk Devlet geleneği ve töresi böyledir.
Şef Hasan Mahmud Reşad kalktı. Haritanın başına geçti. “Mısır bunun neresinde?” diye sordu.
Türk Askeri İstihbarat Dairesi Başkanı Turgay Karahan hiç düşünmeden cevap verdi: “Kapı.”
Hasan Mahmud Reşad kaşlarını çattı.
“Hangi kapı?”
“Güney kapısı.”
Sonra haritada Kızıldeniz’i gösterdi.
“Burası kapanırsa Anadolu’nun Afrika’daki bütün eli zayıflar. Süveyş kanalı kapanırsa Akdeniz başka devletlerin gölüne dönüşür. Mısır başka eksene tamamen bağlanırsa Anadolu’nun güneyi kilitlenir ama Mısır kendi eksenine dönerse…”
Hasan Mahmud Reşad sözünü kesti: “Kendi eksenine?”
Karahan başını salladı. “Biz sizi Anadolu’nun eksenine istemiyoruz general. Biz sizi Mısır’ın eksenine istiyoruz.” bu cümle odada kaldı.
Çünkü bazen en kuvvetli ittifak, iki tarafın birbirine bağlanması değildir. İkisinin de başka bir güce bağlanmamasıdır. Bağımsız olmaktır.
Ertesi sabah programda imam Şafii Türbesi vardı. İşte analizcilerin görüp geçtiği yer burasıydı.
Kameralar iki lideri takip etti. Dualar edildi. Fotoğraflar çekildi. Televizyonlar bunu dinî ve sembolik ziyaret diye verdi. Doğrudur. Ama gerçekte bunun bir başka anlamı vardı. Yolcu Türbenin avlusuna girerken arkasından Mısır Cumhurbaşkanı Abdül Fettah Sisi yürüyordu. Karahan ise birkaç adım gerideydi.
Yolcu dua etti.
Başını kaldırdı.
Bir süre hiçbir şey söylemeden durdu.
Sonra Sisi’nin duyamayacağı kadar alçak sesle Karahan’a yalnızca bir cümle söyledi: “Şafak doğudan uyanır.”
Turgay Karahan cevap vermedi.
Ama o cümle Kahire’de kalmadı.
Aynı gün gece yarısından sonra Anadolu’nun Güneydoğu Anadolu Bölgesinde, küçük bir şehirde yaşlı bir adam eski model telefonuna gelen tek satırlık mesajı okudu:
“Misafir Şafii’den ayrıldı.”
Yani Mesaj bu kadardı.
Adam cevap vermedi.
Telefonlarını kapattı.
Duvarındaki eski fotoğrafa baktı. Fotoğrafta 1970'lerden kalma dört adam vardı.
Biri Diyarbakır’da yaşamıştı. Biri Musul’da. Biri Kamışlı ‘da. Biri Mahabat’da.
Hiçbiri hayatta değildi. Maalesef çocukları vardı. Torunları vardı. Aileler vardı.
İşte devletlerin hücresi bazen de hücre değildir kardeşlerim. Bazen bir soyadıdır.
Bazen yıllardır açılmayan sandık. Bazen düğünde aynı masaya oturabilen iki aile.
Bazen bir Şeyh. Bazen bir Tüccar. Bazen yıllardır siyaset konuşmayan öğretmen.
Bazen de yüz yıl önce verilmiş çok önemli asırlık büyük bir sözlerin hatırlanması.
Aynı gece Musul’da başka bir adam aynı cümleyi aldı.
“Misafir Şafii’den ayrıldı.”
Kamışlı ‘da bir başkası.
Mahabad yakınlarında bir başkası.
Kimse “harekete geçin” demedi.
Kimse “toplanın” demedi.
Kimseye silah verilmedi.
Sadece eski defterler açıldı.
İsimler kontrol edildi.
Kim hayatta?
Kim kiminle konuşuyor?
Kim hangi aşiretle barışabilir?
Kim kimin düğününe gider?
Kim yıllardır birbirine düşman iki aileyi aynı odaya sokabilir?
Derin devlet burada başlar. TV’den izlediğiniz adamlarda değil.
Bir telefon geldiğinde elli yıllık defterleri sırları açan adamlarda.